Jan 12th, 2009 Posted in Hayat, linux | 3 comments »
Pek çok arkadaşım ne yaptığımı ve nerelerde olduğumu günlüğümü takip ederek izlediklerini ve bundan keyif aldıklarını söylüyorlar. Günlüğümü eş-dost ile bağlantıda kalmak için kullanmaktan ben de çok memnunum. Zaman zaman çok aksattığım günlüğüme son zamanlarda yine rutin tempoda yazmaya başladım.
Yaklaşık bir ay önce kendi açımdan bir devrim yaparak uzun süreler itiraz ettiğim twitting’e başladım ve aradan on gün geçmemişti ki Ferruh’un FriendFeed’e geçtiğini görerek FriendFeed’i kullanmaya başladım. Ferruh bu tür internet böcüklerinde benden çok deneyimlidir, bir şeyi diğerine tercih ediyorsa yüksek olasılıkla haklıdır diye düşündüm.
İtiraf etmeliyim, hala neye yaradığından çok emin değilim ama bu mikro-günlük (microblogging) olayına ısınmaya başladım;eş-dost artık beni (neredeyse) anlık takip edebilir hale geldi. Giderek bir sanal yaşam biçimi haline geldiğimi düşünüyorum; bu iyi mi kötü mü bilmiyorum.
Doruk‘un önerisi ve ardından Oğuz‘un ayarları sayesinde (her ikisine de teşekkür ederim) Linux Gezegeni‘ne de geçen hafta içerisinde indim. Linux Gezegeni’ne tüm günlük girdilerim gitmiyor, yalnızca benim özellikle Linux camiasının ilgilenebileceğini düşündüğüm girdilerim gidiyor. Diğer girdilerimi de içeren tam günlüğüme hala www.burakdayioglu.net adresinden erişebilirsiniz.
Aranızda FriendFeed ve Twitter kullanan kimler var, ben de sizi takip edeyim?
Tweet This!
Tags: blog, friendfeed, günlük, linux, linux gezegeni, LKD, microblog, mikro günlük, mikrogünlük, twitter
Jan 10th, 2009 Posted in Hayat, linux | 22 comments »
Çünkü ben aldım ve çok ama çok pişmanım. Henüz bir yaşına girmemiş bir Sony Vaio SZ740 kullanıcısıyım. Sony’i tercih ederek (biraz da fazla para verirken) kaliteli, problemsiz, aldığım zaman için oldukça iyi bir işlemcili ve hafif olması ana seçim kriterlerimdi. Maalesef Sony konusunda çok yanılmışım, bu yazıyı da sizler benzer Vaio golleri yemeyin diye yazıyorum.
Öncelikle cihazın touchpad’i fabrika çıkışında arızalı; anladığım kadarı ile böyle arızalı pek çok Vaio serisi varmış ortalıkta. CNet Forumlarında ve Tech Support Forums‘da bununla ilgili çok uzun tartışmalar var. Bu makinada klavyenin hemen altında solda ve sağda bileklerimizi koyduğumuz yerler plastik değil, alüminyum. Touchpad’ler alüminyum üzerinde biriken statik elektrikten ciddi şekilde etkilenip baş-aşağı çalışmaya başlıyormuş. Yani fare imlecini yukarı sürünce aşağı, sola sürünce sağa gidiyor. Kablosuz ağı yoğun kullanmaya başlayana kadar problemi farketmedim; farkettikten sonra da bunun standart bir arıza olduğunu öğrendim. Alüminyum malzemenin yalıtım problemi öyle ciddiymiş ki elektrik şokları bile yaşatabiliyormuş; ben henüz yaşamadım. De-Reversing a Vaio Touchpad sayfasında ayrıntılı problem tanımı ve bildiğimiz selobantla nasıl kolayca ve tamir edilebileceği anlatılıyor. Rivayete göre laptop’ı servise götürürseniz onlar da açıp selobant yapıştırıyorlarmış.

Makina ile sıkıntı touchpad ile sınırlı değil. Açma/kapatma düğmesini de içeren düğme grubunu çevreleyen açık gri bir alüminyum parça var; bu parça açma/kapama düğmesinin hemen sağ tarafından sökülmeye başladı. Tahmin ederim bir süre sonra bu parça sökülüp çıkacak, laptop’ım oldukça kel görünecek.
Benzer bir başka deformasyon da sağ alt tarafta klavyenin altında var. Buradan da laptop’ın yan kenarı ben çıkmaya hazırlanıyorum demeye başladı.
Toplamda bu kadar deformasyon ve bir de fabrika çıkışından arıza kabul edilebilir değil. Sony’den hiç memnun olmadığımı söyledim ama pek çok arkadaşımdan farklı marka laptop’ları ile ilgili benzer mutsuzlukları da duyuyorum. Şirkete aldığımız Lenovo laptoplardan birisinin bataryası altıncı ayın sonunda ben malülen emekli oldum demeye başladı.
Sanırım bu cihazların üretimi Çin’e kaydıkça fiyatları ucuzlasa da kalitesi ciddi şekilde düşüyor. Siz hangi marka kullanıyorsunuz, memnun musunuz?
Tweet This!
Tags: dizüstü, dizüstü bilgisayar, sony, vaio
Jan 8th, 2009 Posted in Hayat | no comment »
İstanbul’a sık sık iş için gidip geliyorum. Arada (mecburen) Sabiha Gökçen’i özellikle dönüşler için kullanmak zorunda kalıyorum ve bu benim canımı çok acıtıyor. Bu havaalanını bu duruma getiren ve bu durumdan çıkartamayanlarınız kimlerse Allah onları bir ay boyunca her gün Sabiha’dan uçağa bindirsin; beter Sabiha eziyetleri çektirsin.
Eziyet daha ilk kapıda başlıyor; asgari 100 kişilik sıra ve yalnızca iki güvenli geçiş. Buradan (şanslıysanız) 10-15 dk’da geçtikten sonra içeride oturacak yer eziyetiniz başlıyor. Skyline Cafe denilen garabet akıllara zarar. Az önce zorla (muhtelemen bekleyen başkasının sırasını alarak) bir yer bulup oturdum, “bir bira ve patates istiyorum” dedim ve aradan 20 dk geçmesine rağmen hiç bir şey gelmedi. Garsonu çağırıp n’oldu benim siparişler? deyince bira gelmeyi becerdi ama üç farklı garsonla tekrar tekrar tartıştıktan ve 45. dk kendimi yıprattıktan sonra sonunda patatesten umudu kestim.Aç bilaç uçak saati bekliyorum.
Birazdan check-in eziyetine ve ardından da level sonu boss’u olarak tasarlanmış olan son geçişten geçme eziyetine maruz kalacağım. Son geçişte bekleyen (sadece) ~150 yolcu var, sıra ile ilerliyorlar; görseniz Patagonya’da bir havaalanı sanırsınız. Allah yardımcım olsun…
Tweet This!
Tags: havaalanı, sabiha gökçen, skyline cafe
Jan 7th, 2009 Posted in Hayat | 7 comments »
Dün akşam ailecekbalık yemek üzere dışarı çıktık. Çocuklarla birlikte çıkınca duman altı olmayan bir yer bulmak eşimle başbaşa çıktığımızdan daha önemli oluyor. Eşe-dosta sorup fikir alalım derken yakın arkadaşlarımdan birisi Sado By’ı önerdi. Yeni açıldığında bir öğle yemeği için gitmiştik; 13:00′da “servis henüz başlamadı” dediklerinde gülerek çıkmıştık.
Meğer bu garip isimli yer muhteşem bir balık lokantasıymış. Enfes bir dekoru var, akşam için aydınlatması da harika tasarlanmış. Servis ve servis ekibi muhteşemdi. Çok uzun zamandır hiç bir lokantada böyle iyi, ilgili ve müşterisinin üzerine titreyen bir ekip görmemiştik; çok şaşırdık. Yemekler de çok iyiydi, yemeklerin sunumu da.
Özetle, Ankara’da balık yemeyi planlayanlara Sado By’ı da öneririz. Dayıoğlu ailesinin testinden üstün başarı ile geçmiştir, nezihtir ve güzeldir. Sado By ile ilgili İnternet’te bir araştırma yaptım ve tek bulabildiğim Zamandan Sızan günlüğündeki Bir Öğle Sonrası Sado By girdisi; belki göz atmak istersiniz…
Tweet This!
Tags: balık, balık lokantası, lokanta, Sado By, yemek
Jan 4th, 2009 Posted in Hayat, Kültürel, Üretkenlik | 2 comments »
Az önce alışverişten döndük, 2009′un ilk kitaplarını da aldım. İşte 2009′da okuyacağım ilk kitaplar:

The Art of the Start

The 4-Hour Work Week

Outliers
.
.
.
.
.
.
.
.
.
Guy Kawasaki‘nin The Art of the Start‘ı daha önce okumak istediğim ama kitapçılarda rastlayamadığım bir kitaptı, pek memnun oldum Armada’da Remzi Kitabevi’nde görünce. Yeni bir işe başlayacaklar için bir risk sermayesi gurusunun önerilerini içeriyor.
The 4-Hour Work Week (kapak resmi ararken az önce Türkçe’ye de çevrilmiş olduğunu gördüm) Timothy Ferris’in az çalışarak çok kazanmanın yöntemlerini anlattığı New York Times’ın en çok satanlarından olan kitabı. 9-5 mesaiden kurtulun sloganı oldukça ilginç ve çevremde çok kişi bu kitaptan etkilendiğini söyledi; şansımı deneyeyim dedim.
Son kitabım olan Outliers, Malcolm Gladwell‘in son kitabı. Günlüğümü takip edenler bilir, bir Gladwell hayranıyım. Daha önce okuduğum Blink ve The Tipping Point‘in her ikisi de enfesti; bir yazar olarak da Gladwell’i oldukça başarılı buluyorum. Outliers’da Gladwell nasıl bazılarının diğerlerinden çok daha başarılı olduğunu sorguluyor. Çok özetle, başarılı insanları anlamak için bu insan nasıl birisidir yerine nasıl bir geçmişe sahiptir sorusunu sormamızı öneriyor.
Doğrusu hangisinden başlayacağımı bilmiyorum ama sanırım 4-Hour Work Week’ten başlayacağım. Muhtemelen Outliers’ı da tuvalet kitabı yapacağım. Tuvalet kitabının ne olduğunu da bir başka postada anlatırım artık…
Tweet This!
Tags: 4-hour work week, art of the start, Guy Kawasaki, kitap, Malcolm Gladwell, Outliers, Timothy Ferriss
Jan 3rd, 2009 Posted in Hayat, Kültürel | no comment »
Evde oldukça yoğun film seyrediyoruz, mümkün olduğunca DivX’e falan rağbet etmeyip DVD’lerinin çıkmasını bekliyor ve öyle seyrediyoruz. Bakış Açısı (Vantage Point) de böyle seyrettiklerimizden birisi oldu; gün akşam büyük bir keyifle izledik. Amerikan Başkanı’na suikast artık cılkı çıkmış bir konu olmasına rağmen Bakış Açısı’nda güzel işlenmiş. İzlerken 3-5 dakikalık bile ara veremedik desem yeridir. Merak edenleri için fragmanı aşağıda:
Tweet This!
Tags: Bakış Açısı, film, sinema, Vantage Point
Jan 2nd, 2009 Posted in Geyik, Güvenlik, Hayat, Siteler, Sınıflandırılmamış, linux, Üretkenlik | no comment »
Tweet This!
Tags: 2009, mutlu yıllar, noel baba, tebrik
Dec 31st, 2008 Posted in Güvenlik, Hayat | no comment »
2008′in bu son gününde, daha da gecikmeden, 2009 yılı için güvenlik kehanetlerimi listeleyeyim:
- Kamunun güvenliğe bakış açısında ve alım biçiminde önemli bir değişiklik olmayacak. Kamu, büyük oranda risk-bazlı olmayan korku faktörlü (almazsak … olabilir) alımlar yapmaya devam edecek.
- 2009′da kamuda çokça iş sürekliliği projesi konuşulacağını tahmin ediyorum.
- Yazılımların güvenliği konusu 2009′da yükselmeyi sürdürecek, yazılımların güvenliği daha çok konuşulacak.
- BKM ve bankalar daha çok bastıracak, 2009′da PCI uyumluluğu projeleri ciddi şekilde artacak.
- DLP konusunda 2009′da çok konuşulacak, az proje yapılacak. DLP projeleri 2009′un ikinci yarısında daha da çok konuşulacak, projelerin çoğu 2010 olacak.
- 2009 sonunda hala 5651 sayılı yasa ile uyum projeleri konuşuluyor olacak, ben daha da beter sıkılmış olacağım konudan.
- Sanallaştırma tam gaz devam ederken, arada frene basıp, bunun güvenliği n’olcak şimdi? diyenler olacak. Sanallaştırma güvenliği konusu yavaş - orta hızlı bir giriş yapacak.
- Windows’un güvenlik problemi yoğunluğu daha da azalacak, Internet Explorer’ınki değişmeyecek.
- Büyük güvenlik üreticileri 2009 içerisinde yeni firma alımı yapmayacaklar.
- Cep telefonu üzerinde çalışan zararlı yazılımlarda patlama yaşanacak, 2009 bir mobile malware yılı olacak.
- Mobil uygulamaların artmasına paralel, mobil imza ve mobil yazılımların/içeriğin güvenliği ile ilgili diğer teknolojiler (DRM, code signing vb.) daha çok uygulama alanı bulacak.
Tweet This!
Tags: 2009, 2009 tahminleri, Güvenlik, kehabet, tahmin
Dec 29th, 2008 Posted in Hayat, linux | one comment »
Linux Kullanıcıları Derneği (LKD) üye tartışma listesi hafta sonu son derece hararetli bir tartışmayla geçti, hala da tüm hızıyla devam ediyor. Tartışmanın özü kamu kuruluşlarının adı ve sanı ile “300 adet Windows lisansı, 500 adet MS-Office lisansı istiyoruz” şeklinde doğrudan marka/model işaret eden alımlarının yarattığı rahatsızlık.
Doğal olarak LKD olarak biz mümkün olan durumlarda Linux’un ve OpenOffice’in de bir alternatif olarak değerlendirilmesini, ihalelerin bu seçeneğe de açılmasını istiyoruz. Aksi durumda oluşan tekel tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de kamu aleyhine çalışıyor ve çalışmaya devam edecek.
Bu konudaki fikirlerimi listede de yazdım ama buradan da paylaşayım istiyorum. Ben kamunun bu fütursuz alımlarına tek başına kamunun tercihi olarak bak(a)mıyorum. Bence BT sektörü oyuncularının da bu konuda yeterince motive edici olmadıklarını düşünüyorum.
Bence, sektör oyuncularını yeterince motive edebilirseniz, Linux ile iş yaparak Microsoft ile elde ettiğinizden daha çok gelir elde etmek mümkün olabilir. Sonunda Linux işi yaparak kestiğiniz faturalar daha küçük olabilir ama fatura rakamının neredeyse tümü şirket kasasına gireceği için fena bir gelir olmayacaktır diye düşünüyorum. Hatta endüstri oyuncularından birisi Microsoft lisansı teklif ettikten sonra diğerlerinin yapabileceği en iyi şey bile olabilir alternatif çözüm olarak Linux önermek.
Temel konulardan biri, Linux ile oluşturulacak çözümlerin kalıplarını oluşturmak ve endüstrinin büyük oyuncularının bu kalıplara ısınmasını sağlamaktır bence. Eğer büyük entegratörlerin bir kaç tanesini kandırıp kendi ayakları üzerinde durarak Linux projeleri yapabilir hale getirebilirseniz MS’e alternatif oluşturulabileceğini düşünüyorum. Bu nedenle kalıpların oluşturulması ve yaygınlaştırılmasında önemli bir çalışma var. TÜBİTAK 1007 projesi mi olur, FP7 projesi mi olur, DPT’den mi fon alınır bilmem ama bir biçimde bu konuda kaynak yaratmaya ve bunu kullanarak kalıpları oluşturup yaygınlaştırmaya ihtiyaç olduğunu düşünüyorum.
Temel bir diğer konunun da rekabette farklılaşmak olduğuna dikkatinizi çekmek istiyorum. Sonunda kamu kuruluşuna gidip MS lisansı satmak üzere pozisyon oluşturan firma projeyi kendisi adına emanete alıyor, bu noktadan sonra (üreticiye satış projesini kaydettirdikten sonra) ihaleyi başkasının kazanma ihtimali zaten kalmıyor. Bu da satıcı açısından iyi bir şey, MS’e kaydettir ve sonrasında rekabetten uzaklaş. Aynı süreci Linux’la düşünsenize, bunu ancak ticari bir dizi bileşeni resmin içerisinde tutarak ve hizmet kısmını küçük tutarak yapabilirsiniz. Yani şartnameye RedHat yazdırabilirseniz sonunda çıkacak ihaleyi kazanma şansınız artabilir ama eğer hizmet kısmı lisans kısmından çok yüksekse çok ucuza hizmet veririm diyen birisi de projeyi alıp gidebilir. Bu noktanın büyük Linux projelerinin yapılmasında zurnanın zırt dediği yer olduğunu düşünüyorum. Doğrusu, kurumda çalışıp müşteriyi ikna edip şartnameyi Linux’lu yazdırdıktan sonra “ne var canım, biz de Linux veririz” diyen firmalara ihaleyi yedirmek (ben olsam) işime gelmezdi.
Bu iki problemi adresleyecek bir yol bulunduğunda işin rengi değişecektir diye düşünüyorum. İlk problem için önerimi paylaştım; bir büyük proje ile bir kamu kuruluşunda dönüşüm ya da Linux’a genişleme desteklenir ve bu arada kalıplar oluşturulup belgelenir, ardından da 2-3 büyük entegratöre ücretsiz eğitimler sağlanır.
İkinci problem için ise ticari lisanslı Linux’lar kullanmak, LKD’nin firmaları ya da firma uzmanlarını sertifikalandırması dışında çözüm aklıma gelmiyor. Sizce bu noktada ne tür yollar öngörülebilir? Güncel Mevzuat Derneği ile çalışıp kamu satınalma teamülleri açısından durumu sorgulamanın bir faydası olur mu acaba?
Tweet This!
Tags: kamu alımları, kamu ihaleleri, linux, LKD, microsoft, tekel
Dec 21st, 2008 Posted in Hayat | no comment »
Çağan Irmak, gene beklemediğim şekilde, bizi acayip coşturdu. Babam ve Oğlum’da az gözyaşı dökmemiştim ama Issız Adam pek bir başkaydı. Dün gece Panora’da izlemeye gittik. Açıkçası Ne Çağan’dan ne de Issız Adam’dan hiç bir beklentim yoktu; sadece eşlerimizin mutlu olacağını düşünerek arkadaşlarımız ile gitmiştik. Hatta terbiyesizlik edip film izlerken bayları yan yana bile dizdik, biz bu filmi seyretmeyiz, geyik yaparız diye.
Çok büyük bir hata yapmışız, Çağan’ı (yine) hafife almışız. Kardeşim o nasıl bir filmdir öyle, o nasıl bir senaryodur Allah aşkına; tek kelimeyle muhteşemdi. İlk 20-30 dakika oyunculuk konusunda da endişelendik ama özellikle filmin ikinci yarısındaki oyunculuk inanılmazdı; bayıldık. İzlemeyenler mutlaka izlesin, ben film tekrarlarını sevmediğim halde tekrar seyretmeye mi gelsek? diyordum çıkarken.
Çağan’da erkek beyni mi kadın beyni mi var çözemedik; filmin senaryosunun genel çerçevesinin (bekar bir erkeğin yaşamı, bağlanma korkusu vb.) bir kadın beyninden çıkma ihtimali (en azından bu biçimde anlatılarak) ne kadar yoksa detayların da bu kadar iyi bir erkek beyni ile tariflenmesi beklenmezdi. Film sonrasında, biraz da Çağan’a ayıp ederek acaba Çağan gay olabilir mi? geyikleri de yapmadık desem yalan olur.
Film çıkışında azıcık içmek için gittiğimiz Branca‘da çalan Ayla Dikmen ve Nil Burak şarkıları film sonrasında da ambiansı uzun süre devam ettirmemizi sağladı. Nefis bir geceydi. Özet olarak bu filmi seyredin, hatta hiç beklemeyin.
Tweet This!
Tags: Çağan Irmak, film, Issız Adam, sinema