Hayattayım…

Apr 4th, 2009 Posted in Geyik, Hayat | one comment »

Epeylerdir hiç bir yerde yazmıyorum, “hayatta mısın?” mesajlarının sayısı arttı. Bir süredir yazmadığımın farkındaydım ama az önce baktım, 19 Şubat’tan bu yana ne bloguma ne Friendfeed’e hiç bir şey yazmamışım. Hakikaten epey olmuş, ben iki hafta ancak olmuştur diye tahmin ediyordum. :)

Yaşıyorum, kanlı canlıyım ve hayat telaşesine hiç ara vermeden devam ediyorum. Umut iki yaşına girdi, Bülent’in de doğum gününe bir haftadan az kaldı. Berna da fena sayılmaz. :)

İş konusunda da tam gaz devam. Sentrigo‘yu Türkiye’de temsil etmeye başladık; 1-2 enteresan yeni konu ve firma da yolda. Geçtiğimiz pazartesi günü Bankalararası Kart Merkezi’nin düzenlediği bir etkinlikte PCI ve ISO-27001′in benzerlikleri, farklılıkları ve bir arada uygulanmaları konusunda, perşembe ise IBM’in düzenlediği bir etkinlikte web servislerinin güvenliği ile ilgili sunumlar yaptım.

Daha sonra yine yazarım. Özlemişim yazmayı… :)

Tweet This!

Trafik Işıklarının Azizliği

Feb 8th, 2009 Posted in Geyik, Güvenlik, Hayat | no comment »

Geçtiğimiz hafta ODTÜ’nin Bilkent girişindeki kavşakta çektim bu fotoğrafı. Hem geç, hem kal diyor. Kavşak o kadar yoğun çalışan bir kavşak ki hata ile yeşili görüp devam etmeye kalksanız büyük bir kazaya sebep olmanız işten bile değil. Anlaşılan trafik ışıklarını yöneten yazılım yeterince dikkatli test edilmemiş.

Tweet This!

The Art of The Start’ı Okumayı Bitirdim

Feb 8th, 2009 Posted in Hayat, Kültürel | no comment »

Daha önce 2009′un İlk Kitapları olarak aldığımdan söz ettiğim Guy Kawasaki‘nin The Art of The Start‘ını okumayı geçtiğimiz pazar okumayı tamamladım ama yol hazırlığı telaşından yazamamıştım. Uzun zamandır okuduğum en temiz (kısa, net ve yalın) iş kitabıydı. Keşke bu kitabı 2004′te yayınlandığında okuyup gereğini yapabilseymişim.

Kitabı okurken her 30-40 sayfada bir bunu yapmayın, yaparsanız kötü olur, sonrasında da şunu yapmak zorunda kalırsınız cümlelerini acı acı gülümseyerek okudum. Kitapta resmen kendimi buldum. O kadar çok hatamı net şekilde tariflenir gördüm ki çok ama çok hayıflandım. Keşke daha erken okusaymışım da deneme-yanılmayla öğrenmek zorunda kalmasaymışım. Alınız, okuyunuz, okumadan şirket kurmayınız. ;)

Tweet This!

Eve Dönüş ve Baba Olmanın Dayanılmaz Hafifliği

Feb 7th, 2009 Posted in Hayat | 2 comments »

Geçtiğimiz pazar gününden bu yana bir güvenlik denetimi projesi için evimden uzaklardaydım; dün akşam geç saatte şiddetli griple ve yorgun argın geldim. Eve dönmek güzeldi ama baba olmanın güzelliği ile birleştiğinde tarifsizdi.

Döner dönmez Bülent (büyük oğlum) aldığımız oyunlar için (teşekkürler Kubilay, hayatımı kurtardın) beni PlayStation başına oturttu. Uzun süre direksiyon da salladıktan sonra gözlerim kapanarak oyun oynadım; yine de onun bana gol attıkça sevinçle çığlık atması görülmeye değerdi. Daha keyiflisi Umut’un (küçük oğlum) biz oyun oynarken durmadan yanağımdan makas alıp öpücükler kondurmasıydı. Baba olmak kolay değil ama onların bu ilgisi de eşsiz…

Tweet This!

TÜBİTAK Yazısı ve Sonrası

Feb 1st, 2009 Posted in Güvenlik, Hayat, linux | 3 comments »

TÜBİTAK BT Sektörü İçin Bir Tehdit Midir başlıklı mesajımdan/yazımdan sonra çok sayıda geri dönüş aldım. Yazılı ve sözlü geri bildirimde bulunan herkese çok teşekkür ediyorum. Kısaca geri dönüşlerle ilgili bilgiyi buradan da paylaşmak istedim:

Yazıyı okuyanların pek çoğu özünde TÜBİTAK’ın özel sektör ile rekabetinin sağlıksız olduğunda birleşiyor. Bu görüşe TÜBİTAK çalışanlarından da telefonla arayarak ve fiziksel karşılaşmalarda görüş belirterek katılanlar olması bence dikkate değerdir.

Bu özün dışında, TÜBİTAK’ın (ve özelde UEKAE’nin) aslında ülke için çok sayıda anlamlı ve çok önemli hizmet sağladığından dem vuranlar oldu. Yazımda da bahsetmiştim; TÜBİTAK’ın ve UEKAE’nin özellikle savunma sanayi için katkısının görebildiğim kadarı ile sorgulanabilir bir yanı da yoktur. Ben TÜBİTAK’ı başarısız olduğu için eleştirmiyorum; içinde yer almasının makul olmadığı alanlarda yer aldığı için eleştiriyorum.

Geri bildirimlerden birisi TR-CERT’in çok önemli bir kamusal TÜBİTAK projesi olduğundan söz ediyordu; bu görüşe kısmen katılmıyorum. Bana göre TR-CERT, TÜBİTAK’ın bilgi/bilişim güvenliği sektörünün kontrolünü eline geçirmesi, konu ile ilgili her konudan haberinin olmasının sağlanmasının anahtarıdır. En az kamu yararı kadar TÜBİTAK yararını da gözeten bir projedir. Ben de sektörün direksiyonunu nasıl elime alacağımı irdelesem, TR-CERT kurmak en öncelikli eylemlerimden birisi olurdu.

Pardus projesi ile ilgili bir değerlendirme soran bir ağabeyim de oldu. Kısaca yazayım; belki daha sonra tekrar ve daha uzun yazarım: Bana göre TÜBİTAK’ın ticarileşen vizyonunun oldukça dışındaki Pardus projesi kahramanca çalışan proje ekibi olmasa ayakta duramayacak bir projedir. Bence TÜBİTAK yönetimi bu projeyi ticarileşebilir bir proje olarak görerek yatırım yaptı ama geldiği yerde çok da para kazandırmadığı görüldü. TÜBİTAK bu projeden ticari fayda elde etmediği (ve kısa vadede edemeyeceği için) proje sırtında yüktür. Mahalle baskısından korkmasa  bir günde Pardus’u gömerdi ama bunu da yapamıyor. Başka bir şemsiye altında Pardus çok daha kısa sürede çok daha büyük bir kullanıcı bazına ulaşırdı bence. Pardus’tan bir şey olmaz demiyorum, aksine bir ürün olarak çok önemli kazanımlar var ama şemsiye çok kısıtlayıcı diye düşünüyorum.

Tweet This!

Sema Maraşlı ve Bükçe

Jan 30th, 2009 Posted in Geyik, Hayat | no comment »

Haluk Saran ağabeyim Facebook’tan bu notu paylaşana kadar Sema Maraşlı’nın Eşimle Tanışmayı Unutmuşuz kitabından ve onun meşhur bölümü Bükçe’den haberdar olamamışım. Görebildiğim kadarı ile Sema hanım ile paralel dünya görüşlerimiz yok ama Bükçe konusunda kendisine katılmamak mümkün değil. İşte Bükçe:

Oğlum bir hafta sonra evleniyor.  Sorumluluk sahibi bir baba olarak ona öğüt vermem gerekiyor. Fakat bunu evde yapamam çünkü annesi ağız tadıyla öğüt vermeme izin vermez, sözü ağzımdan kapıp kendi devam eder. İş yerimden oğluma telefon açtım, “Akşam yemeğini dışarıda birlikte yiyelim.” dedim. Deniz kenarındaki bu şirin lokantada şimdi onu bekliyorum. Geliyor aslan parçası, yakışıklılığı da aynı ben. Yan masadaki kızlar gözleriyle oğlumu süzüyorlar. Bakmayın kızlar, onu kapan çoktan kaptı. Hoş beşten sonra konuya giriyorum.

-Oğlum haftaya düğünün var, bir baba olarak sana bazı konularda yol yordam göstermem gerekiyor. Çocukluğunda suç işlediği zamanlardaki gibi birden bire kızardı. Kerata ne anlatacağımı zannettiyse!

-Baba ben yirmi altı yaşındayım, bazı şeyleri biliyorum artık.
-Ah senin o biliyorum zannettiğin konularda da çok bilmediğin çıkacak ama ben o konulardan bahsetmeyeceğim. Keşke konuşabilseydik ama henüz o kadar modern olamadım.
Rahat bir nefes aldı. Bu arada yemeklerimiz de geldi. Oğlumla şöyle keyif yaparak muhabbet edelim bakalım.

-Kaç dil biliyorsun oğlum sen?

-İngilizce, Fransızca, bir de Türkçe’yle üç dil oluyor.

-Bugün ben sana dördüncü dili öğreteceğim. Dilin adı Bükçe. Kadınlar tarafından kullanılır. Sen buna “kadın dili” de diyebilirsin. Güldü. Güldüğü zaman benim yanağımdaki gibi küçük bir gamzesi var, o ortaya cıkıyor.

-Kadınların ayrı bir dili mi var?

-Tabii ki. Eğer kadın dilini bilirsen bir kadınla yaşamak dünyanın en büyük zevkidir, ama bu dili bilmezsen hayatın kararabilir. O yüzden bir kadınla mutlu olmak isteyen her erkek Bükçe’yi öğrenmeli.

- İyi de niye Bükçe?

-Çünkü kadınlar konuşurken, genellikle söyleyecekleri sözü net söylemezler. Eğip bükerler; onun için dilin adını “Bükçe” koydum.

-“Bükçe zor bir dil mi baba?” diye sordu gülerek.

-Bana bak, çok önemli bir konu ama eğleniyor gibisin, biraz ciddiye al. Bir kadınla mutlu olmak istiyorsan bu dili bilmen çok önemli. Çünkü kadınlar sözü bükerek bükçe konuşurlar sonra da senin sözün doğrusunu anlamanı beklerler. Felsefesini anlarsan kolay, anlamazsan zor. Mesela Çinli bir karın var, sen karına sürekli Fransızca “seni seviyorum” diyorsun ama karın hiç Fransızca anlamıyor. Fransızca “seni seviyorum” un onun için bir anlamı yoktur. Ona Çince seni seviyorum dediğinde seni anlayabilir.

-Tamam baba, haklısın ciddiyetle dinliyorum. Peki, sence kadınlar neden bizimle aynı dili konuşmuyorlar, söyleyeceklerini direkt söylemiyorlar ?

-Bence bir kaç sebebi var. Birincisi, duygusal oldukları için, hayır cevabı alıp kırılmaktan korktuklarından sözlerini de dolaylı söylüyorlar. İkincisi, kadınlar dünyaya annelikle donanımlı olarak gönderildikleri için onların iletişim yetenekleri çok güçlü.

-Bu konuda biz erkeklerden bir sıfır öndeler yani?

-Ne bir sıfırı oğlum, en az on sıfır öndeler. Düşünsene, henüz konuşmayan, küçük bir çocuğun bile yüz ifadesinden ne demek istediğini hemen anlıyorlar. İşin kötüsü kendileri leb demeden leblebiyi anladıkları için biz erkekleri de kendileri gibi zannediyorlar. Onun için leb deyip bekliyorlar. Hatta bazen, leb demek zorunda kaldıkları için bile kızarlar. “Niye leb demek zorunda kalıyorum da o düşünmüyor?” diye canları sıkılır.

-Biz de bazen Canan’la böyle sorunlar yaşıyoruz. “Niye düşünmedin?” diye kızıyor bana.

-Kızarlar oğlum, kızarlar. Kadınlar ince düşüncelidirler, detaycıdırlar, küçük şeyler gözlerinden hiç kaçmaz. Bizim de kendileri gibi düşünceli olmamızı beklerler, fakat erkekler onlar gibi değil. Biz bütüne odaklıyız, onlar detaya. Beyinlerimiz böyle çalışıyor.

-Ne olacak baba o zaman, yok mu bu işin çaresi?

-Var dedik ya oğlum, Bükçe’yi öğreneceksin, bunun için buradayız. Hazır mısın?

-Hazırım baba.

-Bükçe bol kelime kullanılan bir dildir.  Biz erkeklerin on kelime ile anlattığı bir konu, Bükçe’de en az yüz kelime ile anlatılır. Dinlerken sabırlı olacaksın. Mesela karın o gün kendine elbise aldı, diyelim. Bunu sana “Bugün bir elbise aldım.” diye söylemez. Elbise almak için dışarı çıktığı -ndan başlar, kaç mağazaya gittiğinden, almak için kaç elbise denediğinden, indirimlerden, yolda gördüğü tanıdıklarından, alırken yaptığı pazarlıktan devam eder ve sana kocaman bir hikaye anlatır.

-Hikaye dili yani?

-Aynen öyle. Sen akıllı bir erkek olarak ona asla, “Hikaye anlatma, ana fikre gel,  kısa kes.” demeyeceksin. Böyle bir şey dediğinde bittin demektir. İster öyle de, istersen “seni sevmiyorum.” de. İki durumda da “seni sevmiyorum” demiş olacaksın.

-Ne alakası var baba “seni sevmiyorum” demekle “kısa anlat” demenin?

-Çok alakası var. Kadınlar dinlenmedikleri zaman sevilmediklerini düşünürler.

-Bu önemli. Bükçe’de dinlemek sevmektir diyorsun.

-Aynen öyle. Devam edelim. Bükçe ima dolu bir dildir. Kadınlar konuşurken bir şeyler ima etmeyi severler. Biz erkekler de imalı konuşuyoruz diye düşünürler ve gözlerimizle onlara ne demek istediğimizi çözmeye çalışırlar. Oysa erkeklerin ima yeteneği pek gelişmemiştir. Bizim kastımız söylediğimiz şeydir.

-Geçen hafta Canan bana “Bir kaç kilo daha versem gelinliğin içinde daha iyi duracağım.” dedi. Ben de “Böyle de iyisin.” dedim. Canı sıkıldı, bir kaç saat surat astı. “;Neyin var?” diye sordum. “Hiçbir şeyim yok.” dedi. Sence nerede hata yaptım?

-“Böyle de iyisin” derken o “de” ekini orda kullanmamalıydı n. Canan bunu şöyle anlamıştır. “Böyle de fena sayılmazsın, eh işte, idare edersin ama tabi daha da iyi, daha da güzel olabilirsin.”

-Peki ne demem gerekiyordu?

-Şunu hiç unutma. Kadınlar kendileri ile ilgili, giysileri ile ilgili ya da aileleri ile ilgili bir soru soruyorlarsa, kesinlikle iltifat bekliyorlardı r. Es kaza eleştirmeye kalkarsan yandın. Bunu hiç unutmazlar. O gün “Hayatım sen zaten Çok güzelsin, kilo vermeye falan bence ihtiyacın yok.” deseydin,  günün zehir olmazdı. Mesela bir gün kucağına oturup “Ağır mıyım?” derse sakın ;Evet, biraz” falan deme “Hayır” de. Yoksa bir daha kucağına oturmaz.

-Yani diyorsun ki bir kadın her daim güzeldir, her giydiği yakışır ve her kadının annesi bir hanımefendi, babası da beyefendidir. Bana ne yaparlarsa yapsınlar.

-Aferin oğlum, çok hızlı anlıyorsun bana çekmişsin. Kadının, kendi anne babasıyla sorunu olsa, kendi eleştirir ama asla senin eleştirmeni kabul etmez. Bunu kendine hakaret olarak alır.

-Ve asla unutmazlar, değil mi?

-Aynen öyle. Yıllar once annene, annesi için “Biraz cimri.” demiştim. Hala “Sen benim annemi sevmezsin.” der ve annesi bize bir şey aldığında gözüme sokar, en çok göreceğim yere koyar.

-Hadi o konularda dilimi tutarım da, şu ima işini çözmek zor geldi.

-Zor gibi ama biraz gayret edersen çözersin. En önemlisi imaları anlayacaksın ama “Sen şunu mu demek istiyorsun?” diye asla yüzüne vurmayacaksın.

-Anladım. Anlayacaksın ama anladığını belli etmeyeceksin. Buna şöyle de diyebiliriz. O beni iğnelediğinde “Niye bana iğne batırıyorsun?” Diye sormayacağım, o iğneyi ben kendi kendime batırmışım gibi yapacağım.

-Güzel ifade ettin oğlum. Mesela dün öğlen annen beni aradı. “Akşama tok mu geleceksin?” diye sordu. Beni biliyorsun akşam yemeklerinde hep evdeyimdir. Kırk yılda bir dışarıda yerim onu da haber veririm. Tabi ben hemen anladım annenin ne demek istediğini. “Tok gel, yemekle uğraşmak istemiyorum” demek istiyor. Anladım ama tabi “Ne demek istiyorsun?” demedim.

-Dün çok yorulmuştu baba, düğün alışverişine çıkmıştık.

-Bunun pek çok sebebi olabilir. Yorulmuş olabilir, bir kabul gününden tok gelmiş olabilir, bin beş yüzüncü diyetine başlamış ve o gün yemekle uğraşmak istemiyor olabilir. Ama bunu biz erkekler gibi kısa yoldan “Canım benim karnım tok, sen de dışarıda bir şeyler ye, ya da yorgunum, gelirken bir seyler getir yiyelim.” demez. Sanki böyle derse, iyi ev kadını rütbesi tozlanacak, mevki kaybedecek. İlla Bükçe anlatacak, asık bir yüzle karşılaşmamak için senin de anlaman gerekiyor. “Hayır, evde yiyeceğim ama istersen hazır bir şeyler alıp geleyim, ne dersin?”dedim. “Tamam.” dedi. Döneri sever biliyorsun, dün eve giderken, ekmek arası döner yaptırdım. Onun dönerini de porsiyon yaptırdım. Bunu düşündüğüm için ayrıca sevindi. O da diyette, düğünde daha zayıf görünme derdinde bu sıralar.

-Bu Bükçe’de kısa konuşma yok mu baba?

-Var ama yerinde olsam hiç tercih etmezdim. Kadın konuşmuyorsa ya da kısa konuşuyorsa kesin ciddi bir sorun var demektir. Mesela baktın canı sıkkın, soruyorsun, “Neyin var?” diye. “Hiçbir şeyim yok.” diyorsa, aman bir şeyi yokmuş diye bırakma. Yoksa az sonra, çok ilgisiz olduğundan yakınarak, ağlamaya başlar.

-Bükçe’de “Hiçbir şey yok.” demek “;Çok şey var, benimle ilgilen.” demek oluyor, o zaman.

-Evet. Biz erkekler “Bir şey yok.” diyorsak ya gerçekten bir şey yoktur, sadece başımızı dinlemek istiyoruzdur ya da bir sey vardır ama; “Şu anda konuşacak bir şey yok.” diyoruzdur. Her ikisinde de konuşmak istemiyoruzdur. Ama kadınlar ilgiyi sevgi olarak gördükleri için “Bana değer veriyorsan, ilgilen ki anlatayım.” demek istiyordur. Çok nadiren gerçekten anlatmak istemiyor olabilir, o zaman da fazla üstüne varıp bunaltmayacaksı n tabi.

-Bir arkadaşım da “Kadınların ‘Peki.’ demesi tehlikelidir” demişti.

-Doğru. Bir kadının ağzından çıkan kuru bir ‘peki’, ‘olur’, ‘tamam’ her zaman tehlikelidir. Bu Bükçe’de “Şimdi tamam diyorum ama acısını daha sonra çıkaracağım.” demektir. Sana en kısa zamanda kesin bir ceza keser. Fakat pekinin yanında “Peki canım, olur hayatım” gibi bir hoşluk ekliyorsa korkmaya gerek yok.

-Zor bir dil baba.

-Yok yok gözün korkmasın, her yabancı dil gibi. İlk başlarda biraz çalışacaksın, pratik yapacaksın, bazen hatalar yapacaksın, dikkat edeceksin sonra otomatiğe bağlanırsın. Kolay yanı şu; senin bükçe konuşman gerekmiyor. Dili anlaman yeterli.

-Anlamak da pek kolay değil ama.

-Korkma, o kadar zor değil. En önemli kuralları ben sana öğretiyorum zaten. Devam edelim. Kadınlar istediklerini söylemek zorunda kalınca, düşünemediğimiz için biz erkeklere kızarlar ve konuşurken suçlayarak konuşurlar; fakat suçladıklarının farkında olmazlar. Sitem ediyoruz zannederler.

-Nasıl yani?

-Mesela, karın sana “Ne zamandır dışarı çıkmadık.” derse bunu suçlama olarak üstüne alma, canı seninle gezmek istiyordur, bunu sen düşünüp teklif etmediğin için kalbi kırılmıştır. Maksadı seni suçlamak değildir. “Daha geçenlerde gezmeye gittik.” gibi bir savunmaya girme. “Tamam canım haklısın, ben de istiyorum, en kısa zamanda gideriz.” de, konu kapanır.

Tabi ilk fırsatta da sözünü yerine getirirsen iyi olur.

-Küçük ama önemli detaylar.

-Aynen öyle. Mesela karın “Üşüdüm.” diyorsa, “Üstünü kalın giy.” demeni ya da kombiyi açmanı değil, ona sarılmanı istiyordur.

-Keşke okullarda öğretselerdi biz erkeklere Bükçe’yi. Ne kadar erken başlasak o kadar çabuk kavrayabilirdik belki.

-Haklısın, aslında ben de sana öğretmek için geç kaldım. Neyse zararın neresinden dönülse kardır.

-Not mu alsaydım… Epeyce detayı varmış dilin.

-Sen bilirsin oğlum, unutacaksan al. Keşke ben de not alıp gelseydim. Umarım sana eksik öğretmem. Şimdi aklıma geldi. Kadınların en nefret ettiği sözcük “Fark etmez.”dir. “Fark etmez”i kadınlar “Hiç umurumda değil, ne yaparsan yap.” diye anlarlar.

-En değerli sözcük nedir?

-Sen bil bakalım.

-“Seni seviyorum.” herhalde.

-Evet, kadınlar “Seni seviyorum.” sözünü sık sık duymak isterler. Biz erkekler “;Söylemiştim, zaten biliyor.” diye bu konuda gaflete düşmemeliyiz.

-Bükçe sadece konuşma dili midir baba? Bunun bir de davranış dili var gibi geliyor bana.

-Zekan kesinlikle bana çekmiş. Ben de tam ona geliyordum. Davranışlar da çok önemli tabii. Kadınlar küçük şeylere önem verirler. Akşam ona sarıl, televizyon izliyorsan sarılarak izle. Gündüz onu düşündüğünü ifade etmek için kısacık da olsa bir mesaj gönder, küçük sürprizler yap. O yemek hazırlarken ona yardım et, salata yap, çay demle.

-Akşam gelip sırt üstü yatmak yok yani.

-Gözünde büyütme. Sayınca çok şey gibi görünüyor ama aslında bunlar zaman alacak, zor ve masraflı şeyler değil. Sen bu küçük şeylere dikkat et, zaten karın sana paşa gibi davranır, seni yormaz. Bir erkek bu küçük şeylere dikkat etmezse zamanını karısıyla büyük kavgalar yaparak geçirir. Sevgiyle geçirmek varken niye kavgayla geçiresin ki? Kadınlar çok vericidir ama, eğer sen hep alıp hiç vermezsen, bir gün birden patlarlar. Küçük küçük alırlarsa, büyük büyük verirler.

-Tamam baba, bunlara dikkat edeceğim.

- Garson yemek tabaklarını kaldırırken oğlumun telefonu çalmaya başladı. Belli ki nişanlısı arıyor, konuşmak için deniz kenarına doğru adımlamaya başladı. Az sonra geldi.

-Baba çok teşekkür ederim. Bükçe’yi anlamaya başladım. Canan aradı. “Salonun perdeleri ne renk olsun karar veremedim, yarın birlikte mi baksak?” dedi. Tam “Fark etmez, sen seç.” diyecektim ki bunu senin söylediğin gibi “Ev de perde de umurumda değil.” gibi anlayacağı aklıma geldi. “Tabii canım, istersen birlikte bakabiliriz ama ben senin zevkine güveniyorum, sen seç istersen.” dedim, çok mutlu oldu. Kendi seçecek.

-O zaten perdeyi çoktan seçmiştir de kadınlar illa yaptıklarını onaylatmak isterler. Birlikte de gitsen o seçtiği perdeyi almak isteyecektir. Biz erkekler onların ne demek istediklerini anlarsak, işlerden kolay sıyırırız.

-Baba tekrar teşekkür ederim. Bu iyiliğini hiç unutmayacağım.  Bana Bükçe’yi öğretmeseydin halimi düşünmek bile istemiyorum.

-Şanslısın oğlum. Benim seninki gibi bir babam yoktu. Bunları deneye yanıla öğrenmem yıllarımı aldı. Sen yine iyisin, hazıra kondun. Güle güle kullan, isteyene de öğret, herkes de güle güle kullansın. Kullansınlar ki yüzleri gülsün.

Tweet This!

TÜBİTAK BT Sektörü için Bir Tehdit Midir?

Jan 29th, 2009 Posted in Güvenlik, Hayat, linux | 15 comments »

Yahoogroups üzerindeki Bilgi Güvenliği tartışma listesinde son bir haftadır TÜBİTAK’ın UEKAE kolu ile yürüttüğü hizmetlerle ilgili bir tartışma var. BT sektöründe güvenlik danışmanlığı yapan iki firmanın yöneticileri TÜBİTAK’ın bir tarafta bir endüstri oyuncusu gibi faaliyet göstermesinden, öteki tarafta da TR-CERT gibi kamusal çalışmalara (rakip olmalarına rağmen) kendilerinden katkı beklenmesinden rahatsızlıklarını dile getirdiler. Bugün bu konudaki görüşlerimi listeye yazdım; aşağıda da aynen paylaşıyorum:

TÜBİTAK’ın bu (üç paralık) BT endüstrisine (endüstriciğe mi demeliydim) ciddi şekilde zarar verdiğini düşünenlerdenim. Bu düşünceyi BT endüstrisi içerisinde danışmanlık türü hizmet işi yapan firmaların neredeyse tümünün taşıdığını  ve çeşitli çekinceler ile paylaşmadığını da düşünüyorum; ben UEKAE yöneticileri ile de dahil olmak üzere paylaştım, paylaşmaya devam ediyorum. Bu türden karşılıklı iletişimin (en azından) beklentileri anlama açısından önemli olduğuna inanıyorum.

TÜBİTAK BT endüstrisi içerisinde danışmanlık yapan firmalara zarar veriyor çünkü sektördeki pek çok alanda danışmanlık hizmeti sağlayarak ticari eşitliğin söz konusu olmadığı fiili durumlar üretiyor. UEKAE güvenlik ile ilgili danışmanlığa yeni başladığında “ülke güvenliği herhangi bir firmanın eline bırakılamaz, onlar yapmalıyız” sıkça duyduğumuz bir söylemdi. O zaman da ikna olduğumu söyleyemem ama birisinin yapması gerekiyordu, onlar yaptılar (Ellerine de sağlık).

Kamunun güvenlik danışmanlığını yapmaya başladıklarında (ki bana göre pek çok projede özel sektör firmalarının çok üzerinde bedeller vardı ve hala var) devletin gizli bilgilerini başkalarına nasıl verelim”i (umarım kızmazsınız) öğretilmiş bir replik olarak kamu yöneticilerinden duymaya başladık. Bunu hiç anlayamadık zira biz de bu ülkenin vatandaşıyız, vergimizi ödüyoruz ve ailemizle burada yaşıyoruz. Dahası ülke güvenliği için çok önemli olabilecek pek çok noktada da (bankalar, telekom şirketleri, boyumuzun yettiği kamu kuruluşları vb.) zaten danışmanlık hizmeti veriyor, onların en kıymetli verilerine erişiyoruz. Özetle bizler de (sektör oyuncuları/profesyonelleri olarak) bu vatanın evladıyız ve bu biçimde açıkça dışlanmak en hafif hali ile garibimize gidiyor. Firmaların denetlenmesi, soruştulması ve yetkilendirilmesi ile ilgili bir modelin kurulmasını hiç düşünen olmuş mudur, bilmiyorum.

Kamuya hizmet veren TÜBİTAK için kamu yöneticilerinden sıklıkla “onlara vermenin avantajı var, yöneticilerimiz de destekliyor. Kamunun bir cebinden öteki cebine para aktarıyoruz” cümlelerini duyuyoruz; bunlara da inanamıyoruz. Ekonomi böyle işlemez, çok daha fazla cümle kuracak durumda değilim ama böyle bir zihniyetin 2000+ yılına ait olması mümkün değil. Özel sektörünüzü (sadece bizim içinde olduğumuz alan için değil, tüm diğer faaliyet alanları için) kalkındırmak durumundasınızdır; yapmazsanız tekelleşir ve bir süre sonra zarar verir. Bu temadan da ayrıca söz edeceğim.

TÜBİTAK özel sektöre (bankalara, telekom şirketlerine vb.) güvenlik danışmanlığı yapmaya başladığında küçük dilimi yutacaktım. Görev tanımında teknoloji üretimi ve üretimi desteklemek olan örgütün hele ki de özel sektöre yine başka özel sektör kuruluşlarınca sağlanabilir hizmetleri vermesi inanılır gibi değildir. Ben ihalelere girerek masada TÜBİTAK ile rekabet ettim, fiyat pazarlıklarında onlardan avantajlı fiyatlar verip iş almaya çalıştım. Güvenlik sektörü içindeki hemen herkes bir zaman bu abukluğu yaşadı, yaşıyor ve yaşayacak.,

Devlet, genel bütçeden maaşları ödenen danışmanları ile, ihalelere giriyorsa rakiplerinin şansı yoktur. Hep söyledim, TÜBİTAK ekibinden de arkadaşlarım bilirler. TÜBİTAK isterse benim firmamı 3-4 ay içerisinde batırabilir. Sonunda sıfır maliyetle (proje maliyeti yok çünkü tüm danışmanlar devlet bordrosunda) benim almaya çalıştığım tüm işleri elimden alabilirler.

Özel sektöre de hizmet vermeye başlayan TÜBİTAK bir süre sonra danışmanlık portföyünü geliştirdi. CobIT danışmanlığı, medya alanında yazılım geliştirme hizmeti (sektörde pekala bir yazılım evinin geliştirebileceği bir uygulama) gibi alanlar da resme eklendi. Şu anda pek çok bankada TÜBİTAK CobIT danışmanlığı yapıyor. Bence inanılmaz. Başka ülkelerde örneklerini bileniniz var mı bilmiyorum.

Bir tarihte Rekabet Kurumu ile bile görüştüm; “bu bir haksız rekabet değil midir, ne yapılabilir” diye. Bir şey yapılamıyormuş, teknik olarak bu haksız rekabet değilmiş. J Şükür ki biz yetkin bir ekibiz, bir gün sektör/konu/iş değiştirmemiz gerekirse bunu rahatlıkla yapabilecek durumdayız. J

Sonunda, umarım oraya gitmez ama, tekelleşmiş bir TÜBİTAK’ın kontrolünde BT danışmanlığı (geniş portföy, sadece güvenlik değil) ile çok olumsuz bir zemin göreceğimizi düşünüyorum. Bildiğimden değil ama, herhalde bugünlerde TÜBİTAK’da güvenlik danışmanlığı yapan uzman sayısı 200’ü geçmiştir. Ekibin bu kadar hızlı büyümesi ile kalite nasıl kontrol altında tutuluyor/tutulabiliyor bilmiyorum; bunun da ülke için başka türlü bir risk olduğunu düşünüyorum.

TÜBİTAK’ın Ortak Kriterler (CC) laboratuvarının ve güvenlik danışmanlığı hizmetlerinin yöneticileri yukarıda tek iken, bize neden ürünlerimizi laboratuvar kontrolüne sokmadığımızı ve sertifikasyona ilgi göstermediğimizi sormuşlardı. Cevap fiili durumda açık sanırım.

TÜBİTAK’ın sektörde bu biçimde (fiili durum itibarı ile) birden fazla açıdan haksız rekabet zemini oluşturmasından ötürü sektör kuruluşlarından olumsuz geri bildirimler almasının, kamusal projelerine de destek bulamamasının kaçınılmaz olduğunu düşünüyorum. Bu nedenledir ki, gerek danışmanlık firmaları tarafında gerekse de geçmişinde danışmanlık firması deneyimi olan uzmanlar tarafında durumun tatsız algılanması kaçınılmazdır, hatta son derece normaldir.

Konunun Burak’la, Mustafa’yla, Mehmet’le alakası yoktur; TÜBİTAK’ın hareket tarzı ile alakası vardır. Dolayısı ile zaman zaman bu listedeki TÜBİTAK personeli arkadaşlarıma yapılan çıkışların bu perspektifi de koruyarak değerlendirilmesini, naçizane, öneririm.

Özetle, TÜBİTAK ya sektörü kucaklayacak bir hareket tarzı ile yaklaşmalı ve kendisine rekabet dışı bir rol bulmalıdır ya da tüm sektörü ezip (bizlerin başka alanlara yönlenmesinden sonra) tekeli altında hiç çatlak ses çıkartmayacak şekilde devamını planlamalıdır. Ben birincisinin nasıl olabileceği ile ilgili önerilerimi bir başka mesajda paylaşacağım. Bu aralar çok yoğunum, 9 Şubat haftasını hedefliyorum.

Tweet This!

Haftanın Mutlu Başlangıcı

Jan 27th, 2009 Posted in Hayat | one comment »

Bu hafta oldukça iyi başladı, umarım böyle devam eder. Dünün iki önemli ve güzel haberi vardı; Bülent’in sünneti ve Ülkem’in yüksek mühendislik tez savunmasını vermesi.

Bir hafta öncesinde verdiğimiz kararla dün büyük oğlumuz Bülent’i sünnet ettirdik. Kendisi gibi tüm eşe dosta da sürpriz oldu. Sağlıkla ilgili operasyonlar öncesinde heyecanlı, gerilimli bir adam değilimdir ama dün sünnet saatine kadar yaşadığım iç gerilimi anlatamam. Çok değişik bir duyguydu küçük abilikten büyük abiliğe terfi etmeye çalışan oğlumu sakinleştirmeye çalışmak. Oğlumla gurur duydum, çok az ağladı ve büyük bir sakinlikle işlemin bitmesini bekledi. Umarım kısa sürede sağlığına da kavuşur. Darısı Umut’un sünnetine; inşallah ikisinin düğünlerini de görmek kısmet olur.

Haftanın ikinci güzel haberi Pro-G ekibinden çalışma arkadaşım Ülkem’in bilgisayar mühendisliği yüksek lisans derecesi’ne hak kaz kazandığıydı. Özellikle son 2-3 ay çok yoğun çalışmıştı. Hayırlı olsun, darısı doktorasına inşallah. :)

Tweet This!

The Bucket List: Şimdi ya da Asla

Jan 25th, 2009 Posted in Hayat, Kültürel | one comment »

Çağan Irmak’ın beni Issız Adam ile şaşırtmasından sonra son yumruğu da Morgan Freeman ve Jack Nicholson‘dan yedim. 2007 sonunda çıkmış ama biz feci halde atlamışız bu filmi. Senaryo bir klasik ancak işleniş ve oyunculuk inanılmaz. İki büyük üstadın oyunculuğundan çok etkilendim. Hani bu kadar klişe bir senaryodan böyle soluksuz izletecek, hemen her sahnesinde hayat dersi olan bir film nasıl çıkar dememek işten değil.

Şimdi ya da Asla‘yı eğlenerek izlemeye başlayıp sulu sulu gözyaşları ile tamamladım. Uzun zamandır bir filmin sonunda ağlamamıştım. İnternet’te filmle ilgili kim ne yazmışa bakarken filmin Ekşi Sözlük’teki kaydına da göz attım; anlaşılan herkes aynı durumda. Henüz seyretmemiş olanlara ölmeden önce yapılacaklar listelerine bu filmin izlenmesini yazmalarını öneririm. Fragmanı YouTube’da varmış, YouTube’un devletimiz tarafından yasaklanmadığı günlerde izleyebilirsiniz:

Tweet This!

İki Haftalık Güncelleme

Jan 23rd, 2009 Posted in Hayat, Sınıflandırılmamış, linux | 3 comments »

Son iki haftadır günlüğe yazamıyorum, oldukça yoğun tempo nedeniyle vakit ayıramadım. Aradaki gelişmeleri kısa kısa yazıyorum, daha sonra bunlarla ilgili daha detaylı da yazacağım:

  • Telefonumu değiştirdim Nokia e61i’den e71′e geçtim. Dünya varmış, e61i’de sıkıntı duyduğum tüm problemler giderilmiş ve nefis bir iş telefonu olmuş. Hele ki de Sezai üzerine Garmin kurup GPS ile harita kullandırmaya başlayınca enfes oldu.
  • Nisan civarında OSSTM Professional Security Tester (OPST) eğitimi ve ardından sertifika sınavını İstanbul’da açmak için çalışmaları tamamladım; rötuş atıyoruz. Katılım koşulları vb. kesinleşmedi, resmi duyurusunu yakında yapacağız. Yanlış bilmiyorsam bu Türkiye’deki ilk OPST eğitimi olacak ve bence teknik derinliği CEH‘ten çok daha yüksek.
  • Bugün büyük oğlum ilk resmi karnesini alacak, çok heyecanlı. :)
Tweet This!